Ölüm üzerine
- Sema Bozyel
- 20 Nis
- 2 dakikada okunur
Halimizden anlamayana halimizi anlatma çabası.
Giderek incelen bir bağı kopmasın diye güçlendirmek için uğraşmak.
Sesimizi duymayana duysun diye bağırmak.
Yüzümüze bakmayana baksın diye ağlamak.
İnsan ilişkilerine neden yapışır?
Hayata yapışmak istediği için. Ne zaman ve nasıl olacağı belli olmayan bir şekilde ölüp gidecek olmak ağır geldiği için.
Abhinivesha, Sanskrit dilinde hayata yapışma arzusu demek. Ölüm korkusu, kontrolü kaybetme korkusu. Bazı ustalar, huzurlu bir insan olmanın önündeki engellerden biri olarak bahseder ondan. Bir duyguyla hemhal olduğumda, binlerce yıl önce birilerinin aynı duyguyu hissedip o duyguya bir isim verdiklerini bilmek, beni hep rahatlatır. Eskiden bunu ''O zaman insani bir şey hissettiğimi anlarım.'' şeklinde açıklardım. Sonra, hissettiğim ve yaptığım her şeyin, insan olduğum için zaten insani olduğunu, bunu anlamak için bir referansa ihtiyacım olmadığını fark ettim. Anladım ki beni rahatlatan şey, anlaşıldığımı hissetmekti. Binlerce yıl önce yaşamış biri, benim bugün hissettiğim şeyi anlamış. Zamanı aşan bir algılanış.
Bir gün kesinlikle öleceğini bilmek, ama bunun ne zaman ve nasıl olacağını asla bilmemek. Şu anda tamamen içinde olduğun bir şeyin, bir an itibariyle tamamen dışında olmak. Bu tuhaf bilgiye haiz olduğu için her insanın bir miktar delirmiş olduğunu düşünürüm. Deliliğimizin dereceleri farklı sadece. Kimimizinki dışarıdan anlaşılacak derecede, kimimizinki anlaşılmayacak.
Kalpten bağ kurduğumu hissettiğim herkese sordum bu zamana kadar: ''Sen nasıl başa çıkıyorsun ölüm düşüncesiyle?'' Ekseriyetle aldığım cevap, ''Düşünmemeye çalışıyorum.'' oldu. Bir şeyi düşünmemeye çalışmak, o şeyi ne kadar da çok düşündürür insana. Bunca yoga, nefes, meditasyon, spor, dans, müzik, sanat, sepet, icat, keşif... Zihni bu an'a getirelim diye. ''Düşünmemeye çalışma''nın yerine ''eyleme odaklanma''yı koyalım diye.
Hayatta en iyi yaptığım şey, yaptığım şeyi en iyi şekilde yapacak şekilde o şeye odaklanmak. Yine de hayallerime baktığımda kalıcılık ihtiyacını çok bariz şekilde görüyorum. Instagram bunun en net göstergesi. Hepimiz nasıl hatırlanmak istiyorsak onu mümkün kılacak şeyler paylaşıyoruz. Bazılarımız çok çalışkan, bazılarımız çok umursamaz, bazılarımız ailesine çok bağlı, bazılarımız çok mutlu, bazılarımız çok okuyan, bazılarımız çok gezen...
Kurduğumuz hayallere ulaşmak için çıktığımız yollarda, ayağımız takılıp da düştüğümüzde ''Acımadı ki.'' diyip ayağa kalkıp yürümeye devam ediyoruz ya, gözyaşımızı yutup gülümsüyoruz; o anlarda hissettiklerimizin bizimle aynı zaman diliminde yaşayan insanlar tarafından anlaşılmadığını anlamak karnımda hep sancı yarattı benim. ''Ne kadar düşsek de yaşamak için bir şeyler yapmak zorundayız. Bir şeyler yapmak için ayağa kalkmak zorundayız. Ama ölüp gideceğiz. Ve bunun ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyorum. Bu yüzden hem hayaller kuruyorum hem de an'a odaklanıyorum. Hem hiç ölmeyecekmişim gibi hem de yarın ölecekmişim gibi. Beni nasıl anlamazsın? Elini sırtıma nasıl koymazsın? Bana nasıl sarılmazsın?'' diye haykırmak isterim o insanlara.
Ben her dost sohbetinde kahkahalara kısa bir ara verildiğinde ''Sen de onu düşünmek istemiyorsun, değil mi?'' diye sormak isterim. Ne kadar farklı yerlerde doğmuş olursak olalım, ne kadar farklı hayatlar yaşamış olursak olalım, aynı yolda olduğumuzun, derdimizin ortak olduğunun ve sırf bu yüzden birbirimizi en yüksek anlayışla sevmemiz gerektiğinin vurgusudur bu soru. Ben müzikleri böyle dinlerim, filmleri böyle izlerim, basit bir apartmana, bir evin duvarlarına, hazırladığım yemeğe böyle bakarım. Hepsi, bu fikri aklından atabilmek için uğraşan insanın ürünüdür.
Hayallere ve ilişkilere yapışmak giderek azalıyor. Daha az şeye, daha az güçle yapışıyor insan. Zamanla, istersen bırakabileceğini biliyorsun, ama hala bir yapışma var. Ömrüm yeter de bütün yapışmaların son bulduğu bir yere gelirsem, muhtemelen nasıl bir his olduğunu anlatmayacağım.




Yorumlar